SİBEL YÜKLER*
“İnternete ‘Gölcük depremi’ yazdığımızda, o dönem sunulan tüm fotoğraflara ve haberlere ulaşabiliyoruz. Yirmi dört yıl sonra bile bir çocuğun hayatına ilişkin bilgileri rahatlıkla edinebiliyoruz. Ancak bu çocuklar büyüyor. Yaralarını sarmaya, iyileşmeye çalışıyor. Bizler bu haberlerle çocukların travmalarını etiket gibi üstlerine yapıştırıyoruz.” Maraş merkezli 10 ilde meydana gelen iki büyük deprem, yüzbinlerce insanın hayatını doğrudan etkiledi. Hayatını kaybedenler, yaralananlar, günlerce ulaşılmayı bekleyenler, evinden, yuvasından olanlar günler geçtikçe yazılması ve anlatması güç bir noktaya vardı. Bazen enkaz başından bazen çadır alanından bazen kaldırım köşesinden görüntüler izledik. Bazısı umudu, bazısı karanlığı anlatıyordu. Bunların büyük kısmı ise çocuk görüntülerinden oluşuyordu. Ancak deprem bölgesinde ne yazık ki çoğu zaman travmanın görmezden gelindiğini ve özellikle çocuklara hakları ve duyguları konusunda hassasiyet gösterilmediğini izledik. Deprem alanındaki çocukların görüntüleri, günlerce televizyon ekranlarından ve sosyal medya paylaşımlarından eksilmedi. Çocukların neler yaşadığını ve ihtiyaçlarını aktarmak elbette önemli ama bunu onları koruyarak nasıl yapabiliriz? Her biri geleceğe kalacak bu haberler ve sosyal medyadaki görüntüleri paylaşırken yanlışa düşülen nedir? Deprem bir çocuğu nasıl etkiler, ekranda gösterilen ve ekran başında izleyen çocuklar neler hisseder? Hakları, duyguları, travmaları, umutları ve yas süreçleri nedir? Uğradıkları ihlal ve ihmalleri eleştirirken neye dikkat etmek, hangi görüntüyü nasıl vermek gerekir? Bu soruların daha fazlasını çocuk gelişimi uzmanlarına yönelttim. Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Çocuk Gelişimi Bölümü’nden çocuk gelişimi uzmanları Aslı İzoğlu-Tok ve Ezgi Taştekin, depremin çocuklar üzerindeki etkilerini, çocuklara dair haberlerin ve paylaşımların hem doğrularını hem de yanlışlarını sıraladılar. “Toplum, çocukların acıları dramatik ve aşırı şeffaf bir şekilde ‘sunulduğu’ takdirde bir tık altındaki acıya duyarsızlaşabiliyor. Çocukların acı eşikleri yetişkinlerinki gibi yüksek değildir. Bu sebeple onlara durumun ciddiyetini anlatmak için acıya, drama yer vermenize gerek yok.” Yine de ilk adım, tuşa basmadan, mikrofonu uzatmadan önce kendimize soracağımız ilk soruyla atılabilir: “Herkes travma konusunda uzman olmayabilir, ancak kendini çocuğun yerine koyup bu durumda kendisi olsa nasıl etkilenirdi diye sorarak empati yapmaya çalışabilir.”‘Yas sancılı ve uzun bir süreç, çocuğa travmayı tekrar yaşatmamaya özen gösterilmeli’
Çocuklar birer deprem mağduru. Doğrudan depremin özneleri. Bazısı arama kurtarma çalışmalarına katılıyor, bazısı yardım taşıyor, bazısı haykırıyor, bazısı çağrı yapıyor. Kimi ailesini, evini, kimi arkadaşını, kimi birlikte uyuduğu kedisini, köpeğini, kuşunu kaybetti. Çocukların acıları, yasları, umutları, çaresizlikleri, korkuları ve sevinçleri var. Bütün bunları nasıl aktarmalı?


‘Almak istediğimize ilişkin yönlendirmeler yaparsak, çocuğu tekrar depresyon gibi evrelere çekeriz’
Yukarıda sorduğum birey olma durumunu göz önüne alırsak depremdeki bölgesindeki çocuklara mikrofon uzatabilir miyiz, uzatacaksak nasıl yaklaşmalıyız? Bu çocukların bizzat kendisi nasıl haberleştirilebilir?
Aslı İzoğlu-Tok: Açıkçası çocuk bizzat mikrofona gelip sesini duyurmak istemediği müddetçe canlı yayında mikrofon uzatılmamalı. Neticede çocuklar da o depremi yetişkinler kadar yaşıyor. Belki yetişkin gibi olmasa da yas tutuyor. Elbette çocukların da isteklerini, duygularını aktarması ya da sesini duyurması önemli. Ancak bu aktarım sürecinde çocuğa travmatik anıları hatırlatıcı ve konuşmaya zorlayıcı sorular sormak ve haberde sadece bunlara yer vermek yanlış bir tutum. İnsanlar böyle derin acılarla baş ederken birçok evreden geçiyor. İlk olarak şok yaşıyor. Sonrasında duygular patlak veriyor. Çocuk, konuşma esnasında o konuya ilişkin uyum sağlama evresinde olabilir. İçinde bulunduğu psikolojik süreci göz ardı edip sadece almak istediğimiz cevaplara ilişkin yönlendirmeler yaparsak, çocuğu tekrar kızgınlık, depresyon gibi evrelere çekeriz. Bu sebeple çocuklarla konuşan gazetecilerin, çocuk hakları kadar gelişimi ve psikolojisi hakkında da bilgi sahibi olması gerekir. Çocuğun anlattığı şeyi dinlemek ve saygı duymaktan öteye geçmemeliyiz. Aynı şekilde, çocuğun verdiği bilgilerden öte bir bilgi de halka aktarılmamalıdır. Bu durum hem çocuk açıdan hem de toplumsal açısından önemlidir. Haber, “satışını” arttırmak amacıyla ticari bir mantıkla sunulduğunda en başta çocuğa haksızlık edilmiş olur. Zaten güven duygusu ciddi zedelenmiş bir çocuğa “güvenmemekte haklısın mesajını” veririz. Toplumsal açıdan baktığımızda ise daha büyük etkiler görebiliyoruz. Ben bu durumu, “acı eşiğini arttırmak” olarak görüyorum. Toplum, çocukların acıları dramatik ve aşırı şeffaf bir şekilde “sunulduğu” takdirde bir tık altındaki acıya duyarsızlaşabiliyor. Örneğin, ailece enkaz altından çıkan bir çocuk da travma yaşarken, bizler bu travmadansa aile bireyini kaybetmiş bir çocuğun travmasını önemser oluyoruz. Bu acı kıyaslaması daha savunmasız olanı koruyabilir ancak diğer çocukları ihmal etmemize sebep olur. O yüzden haberi “satmak” uğruna toplumun acı eşiğini yükseltmek, “beterin beteri var” zihniyetinden çıkmak gerektiğine inanıyorum. Ezgi Taştekin: Aslı’nın da söylediği gibi, çocuk kendisi gelip konuşmak istemediği müddetçe çocuklara mikrofon uzatılmaması gerektiğini düşünüyorum. Çocuğu bu tarz bir haberin görsel öznesi yapmadan haberi aktarmak mümkün olamaz mı? Bence olmalı. Eğer çocuk konuşmak istiyorsa, onu koruyup haklarını gözetecek bir yaklaşım benimsenmeli.‘Ben bu çocuk olsaydım ve büyüdüğümde kendimle ilgili yapılmış bu haberi görseydim ne hissederdim?’
Bir de genel deprem haberleri var tabii. Peki hayatta kalan ve hayatını kaybetmiş çocuklardan bahsederken nelere dikkat etmek gerekir? Bu haberler aynı zamanda geleceğe kalıyor. Depreme dair bir haberi duyururken, bir bilgiyi aktarırken dil kullanımında, fotoğraf ve görüntülerin aktarımında çocuk odaklı yaklaşmak nasıl sağlanır?
Ezgi Taştekin: Çocuklarla ilgili haber yapılırken genel itibariyle görünürlükleri ve kişisel bilgileri noktasında hassas olunmalı. Çocuklar, bir haber aracılığıyla ekranda, internet kaynaklarında neredeyse süresiz bir şekilde büyük kitlelere görünür olma ve bunların sonucunda riskli durumların içerisinde bulunulabileceği hakkında kapsamlı düşünme ve karar verme becerisine sahip değiller. Bu görünürlük, okul çağındaki bir çocuk için siber zorbalık gibi ciddi bir tehlike barındırabilir. Henüz bebeklik dönemindeki bir bebeğin ise gelecekte, medyada yer alan görüntülere/yazılara/sözlere erişerek travmatize olmasına neden olabilir. Dolayısıyla çocuk odaklı olmak, bu bahsettiğim görünürlüğe ve kişisel bilgilerin aktarımına yüksek hassasiyet gösterilmesiyle sağlanabilir. Haber yapanların, çocuk odaklı yaklaşabilmek adına kendilerine şu soruları sormalarını önerebilirim: “Ben bu çocuk olsaydım ve büyüdüğümde kendimle ilgili yapılmış bu haberi görseydim ne hissederdim? Bu haber içeriğindeki detaylar ve bilgiler, bu çocuğun günlük yaşantısını, etrafındaki insanlarla olan ilişkisini etkiler mi?” Cevabı çok basit aslında. Sizin hoşunuza gitmeyecek, sizi rahatsız edecek her şey çocuğu da rahatsız eder. Bu nedenle, çocuklarla ilgili haber yapılırken hem çocuğun bireysel duygu durumunu hem de çevresiyle ilişkisini nasıl etkileyebileceği özenle ele alınmalıdır.
‘Travmalarını etiket gibi üstlerine yapıştırıyoruz, çocuğun geleceğine etki etmenin vicdani yükümlülüğünü hissetmeliyiz’
Deprem haberlerinde çocukların görüntülerinin ve bilgilerinin kullanılması durumunda özel hayatın gizliliği, mahremiyet ihlali ve unutulma hakkını gözetmek neden önemlidir?
Aslı İzoğlu-Tok: Bu konunun göz ardı edildiğini düşünüyorum. Şu an internete “Gölcük depremi” yazdığımızda, o dönem sunulan tüm fotoğraflara ve haberlere ulaşabiliyoruz. Yirmi dört yıl sonra bile bir çocuğun hayatına ilişkin bilgileri rahatlıkla edinebiliyoruz. Aynı şekilde onlar da bu bilgileri görüyor. Ancak bu çocuklar büyüyor. Yaralarını sarmaya, iyileşmeye çalışıyor. Bizler bu haberlerle çocukların travmalarını etiket gibi üstlerine yapıştırıyoruz. Doğal olarak, deprem sonrasında çocuklarda ortaya çıkan bilişsel, duygusal ve davranışsal güçlükler çok daha uzun sürebiliyor, hatta kalıcı olabiliyor. Bu sebeple, yasal yükümlülük olmasa dahi çocuğun geleceğine etki etmenin vicdani yükümlülüğünü hissetmeliyiz. Çocuklar bedensel ve zihinsel bakımdan erinliğe ulaşamadıkları için hayatlarıyla ilgili kararları vasisi olan yetişkin alır. Çocukların görüntüleri ya da bilgileri, vasisinin onayı olmadan kullanılmamalıdır. Bunun yanında ortada deprem gibi bir gerçeklik var. Çoğu çocuk anne ve/veya babasını kaybediyor. İnsanlar şok içerisindeler. Bu ortamda çocuğun çeşitli açılardan fotoğraflarının, videolarının ya da kişisel bilgilerinin basına ifşa edilmesini ahlaki bulmuyorum. Bu durum, özel hayatın gizliliğinin ve mahremiyetin çok belirgin bir ihlaldir. En acı tarafı ise bu kayıtlar silinmemesi. Ezgi Taştekin: Bir önceki sorunun cevabında da bahsettiğim gibi, olası riskli sonuçlar nedeniyle çocuklarla ilgili bilgilerin haber içeriğinde kullanımında son derece dikkatli olunması gerekir. Çocuğu günümüzde veya gelecekte mağdur edecek herhangi bir bilginin haberlerde kullanılmasını doğru bulmuyorum. Yinelersem, haber yapanların çocuk odaklı yaklaşabilmek adına kendilerine, “Ben çocuk olsaydım ve büyüdüğümde kendimle ilgili yapılmış bu haberi görseydim ne hissederdim?” sorusunu sormalarını önerebilirim.‘Çocukla az kişi temasa geçmeli, fiziksel mesafemizi korumalı ve güven ortamını oluşturmalıyız’
Başka bir boyut daha var. Toplum, çocukları hep kendi sorumluluğunda görüyor ancak söz konusu çocukların iradeleri, hakları ve mahremiyetleri olduğunda ne yazık ki görmezden geliyor. Bursa’da ihmal edildiği evden çıkarılan çocuğu hatırlarsınız. “Çekmeyin” demesine görüntüleri servis edilmişti. Çocukları birey olarak görmeyen bu algı nedeniyle bazen kameralar saç tellerine kadar giriyor, bazen mikrofonlar bütün ailesini nasıl kaybettiğini anlatması için uzatılıyor… Medya ve kamuoyu, deprem yerindeki çocuklarla ilgili paylaşımlarında nasıl bir konum almalı?
Aslı İzoğlu-Tok: Toplum çocuk haklarıyla ilgili bilgiye sahip olmayabilir. Bu sebeple burada büyük sorumluluğun haberleri yayınlayanlara ve kamuoyunda yayanlara düştüğünü düşünüyorum. Bahsettiğiniz gibi, olaylarda başka bir travmayı da mikrofonu uzatan, kameraya çeken, bunu basına servis eden ve etkileşim uğruna bunları yayan kişiler yapıyor. Deprem ve istismar gibi travmalarda çocuğun kendini güvende hissetmesi çok önemlidir. Çünkü bu gibi durumlarda sempatik sistem devrededir. Bu sistem çocukları tetikte tutar ve tehlikelere karşı uyarır. Vücudun sakinleşmesi, yani parasempatik sistemin devreye girebilmesi için çocuk güvende hissedeceği bir ortama ihtiyaç duyar. Bu sebeple çocukla olabildiğince az kişi temasa geçer ve güven ortamını oluşturmaya çalışır. Bizler ancak bu şekilde çocukta iyileşme sağlayabiliriz. Bu denli tetikte olan çocuklara karşı fiziksel mesafemizi korumalıyız. Yüksek ses, ışık gibi uyaranlar sunmaktan kaçınmalıyız. Asla ama asla çocuğa o durumdayken soru sormamalıyız. Bu gibi videoları sosyal medyada gördüğümüzde duygusal açıdan çok etkilensek dahi paylaşmamalıyız. Özellikle konu çocuklar ise paylaşmadan önce kendimize şu soruyu sormalıyız: Bu paylaşımı o çocuğun yüksek yararı için mi yapıyoruz, yoksa bu paylaşımı yapmaya bizi iten duygusal iniş-çıkışlarımız ya da etkileşim alma çabamız mıdır?
‘Çocuklar, hiçbir siyasi ve/veya toplumsal tepkide ve paylaşımda araç olmamalı’
Devlet erkanının açıklamalarına getirilmiş çocukların görüntüleri malum. Kamuoyu, çocukların siyasete araç edilmesine ve alanda ihmal edilmelerine büyük tepki gösterdi. Fakat yüzleri, görüntüleri olduğu gibi kullanıldı. Sizce çocuklar, iyi niyetle bile olsa toplumsal öfke ve eleştiriye bu şekilde dahil edilmeli mi? Onların maruz bırakıldığı durumu eleştirmemek mümkün değil, peki çocukları gözeterek nasıl eleştirebiliriz?
Aslı İzoğlu-Tok: Kesinlikle dahil edilmemeli. Birçok araştırmada çocukların haberin “satışını” arttırdığı için kullanıldığı belirtiliyor. Bu durum siyaset için de geçerli. Küçük çocuklar politika, siyaset gibi soyut kavramları anlayabilecek bilişsel olgunluğa sahip değildir. Doğal olarak onlar, orada konuşulan şeyleri anlamlandıramıyor, yapılması “emredilen” şeyleri yapıyor. Üzücü yanı, orada belirtilen somut ifadeleri anlıyor olmaları. Örneğin, “3 bin kişi öldü” denildiğinde anlıyorlar. “5 bin ev yıkıldı, şu kadar kişi enkaz altında” denildiğinde anlıyorlar. Bizler bu süreçte, “Çocuklarınızı depreme ilişkin haberlerden uzak tutun” derken, böyle konuşmaların ortasına çocukları yerleştirmek topluma da yanlış mesaj veriyor. Bu süreçte birçok anne ve baba bizleri aradı. Çocuklar, depreme ilişkin konuşmalara ve görüntülere şahit olduğu için uyumakta zorlanıyor, evlerinin yıkılacağını düşünüyor. Diğer illerdeki çocukları da koruyamıyoruz. Basında “genel izleyici kitlesi” olarak geçen haberleri “lütfen izletmeyin” diyebilmek önemlidir. Ancak bu şekilde toplumsal travmayı hafifletebiliriz. Çocukların masumiyet hallerini kullanmadan, toplumun acı eşiğini yükseltmeden de haberi aktarmak ya da konuşma yapabilmek mümkün. Mesleği ya da pozisyonu ne olursa olsun masumiyet emiciliğine soyunup çocuklar farklı travmalara itilmemelidir. Ezgi Taştekin: Kesinlikle dahil edilmemeli. Çocuklar hiçbir siyasi ve/veya toplumsal tepkide/paylaşımda bir araç olmamalı. Bunun kabul edilebilir bir yanı yok. Bu bahsettiğiniz haberde çocuklar mağdur. Daha önce bahsettiğim risklere açık hale getirildiklerini düşünüyorum.